Kalabalıkların kapılıp sürüklendiği, pek az kimsenin sıyrılıp kenara çıktığı bulanık bir sel yaşanan hayat. Öyle bir sel ki, önüne kattığı her şeyi alıp götürüyor, sürüklüyor.
Bir takım sosyal medya mecralarını da bu sele benzetiyorum ben. Herkes bir şekilde paylaşım ve beğenileriyle aslında neye odaklandığını, neleri öncelediğini, kaygı ve tasalarını, nefretlerini vs. ortaya koyuyor. Bir nevi kendini ifşa ediyor. Paylaşımlarda da görüldüğü gibi maalesef süfli hâl ve emellerin esiri olmuş kalabalıkların içinden, bir kaçının elinden tutup bu sel sularından çekip çıkarmak istiyorsun ama bu son derece verimsiz bir çaba oluyor.
Hani, “hastanın şifa bulabilmesi için önce hasta olduğunun şuuruna varması ve şifa istemesi gerekir” hikmeti var ya, hah işte tam da bu noktaya varıyor insan. Halinden memnun ve hasta olduğuna inanmayan insanları zorla tedavi merkezine sokmak ve yine zorla tedavi etmek gibi bir durumla karşı karşıya kalıyorsunuz.
Ailelerden sokaklara, alış veriş merkezlerine, iş yerlerinden komşuluk ilişkilerine, okul ve eğitimden, eğitimci ve idareciler arasındaki diyaloglara kadar dikkatlice bakıldığında yüzyılın ürettiği müzmin ve sirayet edici bir hastalığın hâkimiyetini görmek çok zor değil. Başını kaldırıp kendisinin ve çevresindekilerin bu bulanık sel sularına kapılmış ve gömülmüş olduğunu fark edenlerin sayısı ne kadar da az. Bir tedirginliğin, bir huzursuzluğun, iç dünyası ile dış dünya arasındaki keskin tenakuzun farkına varabilenler de çaresiz.
Dindarından ateistine kadar bu bulanık sel suları içindekilerin hepsi şöyle veya böyle, az veya çok herkes, hepimiz etkilendik, etkileniyoruz. Bu değişim ve dönüşüm hiç de hoş değil ve üstelik çok tehlikeli.
Kabaca bir teşhis koymak gerekirse, toplumun ortak paydası parçalandı. Milli ruh ve idealler buharlaştı. Böyle olunca her ferdin ortak derdi “var olma” telaşı oldu. İçinde yaşamakta olduğumuz toplumsal modelin dayatmaları (mesela madde ve zevkleri öne çıkarma dayatmaları) insanlarımızı ayrıştırdı. Topluca ve birlikte yaşanıyor olmasına rağmen herkes ayrık ve hatta çoğu kere birbirine zıt yaşıyor. İnsanî ve vicdanî değerlerin aşırı şekilde aşındırıldığı cemiyette kalıcı huzur ve mutluluk yerine günlük hatta anlık heves ve istekler geldi. Basit ve saçma şeylerle mutlu olunabildiği gibi yine basit ve saçma şeyler yüzünden büyük tartışmaların ve kavgaların yaşandığı bir manzara ile karşı karşıyayız.
Birlikte yaşamanın yükümlülükleri olduğu gibi yine birlikte yaşamanın mutluluğa eriştiren birçok sebebi ortadan kaldırılmış durumda.
Susuz bırakılan bahçenin solan, pörsüyen ve hatta kuruyan bitkilerin ve sebzelerin su bekleyen zavallı hâlinden farkı yok toplumumuzun. Maneviyattan mahrum bırakılan bir toplumun ne hâle geldiğinin göstergesi manzaramız.
Bütün bu olumsuz büyük fotoğraftan canı yananlara umut bağlamış durumdayız. Herkes bilerek veya bilmeyerek bu canı yananları bekliyor.
Üzgünüz, üzülüyoruz! Bu hüzün ve keder belki de tek ümit kaynağımız, tek kurtuluş membaımızdır, kim bilir!