“Hiçbir şey hiçbir zaman insanın kendisinden değerli olamaz.”
Evet, varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre’ın bu sözü, insanın sahip olduklarıyla değil, yalnızca kendisi olduğu için taşıdığı değeri hatırlatıyor.
İnsan kendisini ne kadar ihmal ettiğini, başkalarının gözünde değer kazanmak için kendi değerinden ne kadar vazgeçtiğini, ancak canı yandığında fark eder.
Fakat sahip olduğumuz hiçbir şey, etrafımızdaki hiçbir insan, bizim varlığımızdan daha kıymetli değildir.
Bunu söylerken kastettiğim şey, “Herkes değersiz, sadece ben değerliyim.” düşüncesi değil.
Tam tersine, ikisi arasında çok büyük bir fark var.
Bugün özellikle yeni nesil ailelerin çocuklarına “Sen her şeyden değerlisin.” demeyi öğretmesi, çoğu zaman çok sağlıklı bir özdeğer anlayışıyla karıştırılıyor.
Çocuğuna kendisini sevmesini öğretmek başka, onu dünyanın merkezine koyup başkalarının duygularını, sınırlarını, değerini ve başarılarını görmezden gelmeyi öğretmek bambaşka.
İnsan kendisini sevebilir ve aynı zamanda başkasını da sevebilir.
Kendi sınırlarını koruyabilir, karşısındaki insanın sınırlarına da saygı duyabilir.
Kendi ihtiyaçlarını önemseyebilir fakat bunu başkasının ihtiyaçlarını yok sayarak yapmak zorunda değil.
Burada önemli olan kendini bir başkasının altında görmemektir.
Bazen bir insanı makamından ya da etkileyici konuşmalarından dolayı değerli olduğunu düşünürüz ama onun gerçekte kim olduğunu görmekte zorlanırız.
Sonra bir gün bir bakarız ki, sırf makamından veya kendini sunuş biçiminden ibaret olan o kişi aslında bizim ona yüklediğimiz değer kadar değerli değilmiş.
“O zaman iyi ki de ben bu kişilerin hiçbiri değilim, ben hâlâ benim.” diyerek kendimizin değerini fark ederiz.
Aslında insan, sahip olduklarıyla değil, kendisi olduğu için değerlidir.
Sahip olduğu ya da olamadığı şeyler onun değerinden hiçbir şey eksiltmez.
Çünkü insan, bunların hiçbiri olmadan da vardır ve kendi başına bir anlam taşır.
Ben olmasaydım, benim için sahip olduğum hiçbir şeyin, kurduğum hiçbir hayalin, gördüğüm hiçbir güzelliğin anlamı kalmazdı.
Bu yüzden insanın değerini dışarıda, sahip olduklarında ya da başkalarının ona biçtiği ölçülerde aramak yerine, doğrudan kendi varlığında bulması gerektiğini düşünüyorum.
Bu bakış açısı da bana, insanı merkeze alan hümanist düşünceyi hatırlatıyor.
Bu görüşe göre de insan, yalnızca insan olduğu için bir değere sahiptir.
Yaşadıklarımız içinde hayatımız boyunca yanımızda taşıdığımız tek kişi kendimiziz.
Bu yüzden kendimizi kaybetme pahasına hiçbir şeyi korumamalıyız.
Bir insanı kaybetmemek için kendi kişiliğimizden vazgeçmemeliyiz.
Bir arkadaşlığı sürdürmek için sürekli susmamalıyız.
Sevilmek için kendimizi olduğumuzdan başka biri hâline getirmemeliyiz.
Bir eşyayı kaybettiğimizde sanki kendimizden bir parça kaybetmişiz gibi davranmamalıyız.
Bir başarısızlığı, kendi değerimizin kanıtı hâline getirmemeliyiz.
Çünkü bizim değerimiz sahip olduklarımızdan gelmez.
Kısacası, güzel olduğumuz için ya da başarılı olduğumuz için değerli değiliz.
Birilerinin bizi sevmesi bizi değerli hâle getirmez.
Çok para kazandığımızda daha kıymetli, başarısız olduğumuzda daha değersiz olmuyoruz.
Bunların hepsi hayatımızın parçaları.
Ama biz parçalarımızdan daha fazlasıyız.
Gerçek özdeğer tam olarak budur.
Kendini başkalarının üzerine koymak değil, kendini başkalarının altında bırakmamaktır.
Çünkü insanın hayatında çok şey değişebilir.
Ama insan kendisini kaybettiğinde kaybettiği şey yalnızca bir insan, bir eşya, bir başarı ya da bir hayal değildir.
Kendisidir.
Ve insanın kendisinden daha değerli hiçbir şey yoktur.