İtaat ile huzur farklı şeylerdir.
Her susan insan huzurlu değildir.
Her başını eğen insan razı değildir.
Her “peki” diyen insan da gerçekten kabul etmiş değildir.
Bunu artık birbirinden ayırmanın zamanı geldi.
Çünkü toplum olarak bazen sessizliği huzur, itaati de erdem zannediyoruz.
Oysa insanın dışarıdan görünen haliyle içinde yaşadığı dünya aynı olmayabilir.
Bir insan konuşmuyorsa belki huzurludur, belki de konuşacak gücü kalmamıştır.
Bir insan itiraz etmiyorsa belki kabul etmiştir, belki de kaybetmekten korkuyordur.
Bir insan sürekli “tamam” diyorsa belki uyumludur, belki de yıllardır kendi hayatında söz sahibi olamıyordur.
İtaat ile huzur aynı şey değildir.
Huzur, insanın kendisini yok sayması değildir.
Huzur; başkalarını memnun etmek uğruna kendi vicdanını susturmak hiç değildir.
Bazen insanın huzura kavuşması için ilk yapması gereken şey, yıllardır herkese söylediği “evet”lerin arasından bir tane sağlam “hayır” çıkarabilmektir.
“Hayır, bu doğru değil.”
“Hayır, bunu kabul etmiyorum.”
“Hayır, bana yapılan haksızlığa sessiz kalmayacağım.”
İşte bazen gerçek huzur tam da burada başlar.
Çünkü insan sürekli başkalarının istediği gibi yaşamaya başladığında, bir süre sonra kendi sesini duyamaz hale gelir.
Kimin ne istediğini bilir ama kendisinin ne istediğini unutmuştur.
Herkesi memnun etmeye çalışırken kendisini tüketmiştir.
Herkesin gönlünü hoş etmeye çalışırken kendi gönlünü kırmıştır.
Sonra da adına huzur demiştir.
Hayır!
Bu huzur değil.
Bu, çoğu zaman kendinden vazgeçmenin sessizliğidir.
Elbette itaatin yeri vardır.
Ailede saygı, toplumda düzen, iş hayatında sorumluluk gerekir. İnsan her söylenene karşı çıkmayı özgürlük, her kurala uymayı da esaret olarak görmemelidir.
Fakat doğru ile yanlış arasındaki çizgi kaybolduğunda susmak erdem değildir.
Haksızlık karşısında susmak huzur değildir.
Yanlışın yanında durmak uyum değildir.
Güçlü olanın karşısında eğilip zayıf olana tepeden bakmak ise hiç ama hiç karakter değildir.
İnsan, kimsenin karşısında küçülmeden de saygılı olabilir.
Kimseye boyun eğmeden de mütevazı olabilir.
İtiraz ederken de edepli olabilir.
“Hayır” derken de iyi insan kalabilir.
Asıl mesele budur.
Çünkü karakter, herkes sizinle aynı fikirdeyken değil; herkes size karşıyken doğru bildiğinizden vazgeçmediğinizde ortaya çıkar.
Bazen bir insanın huzuru, çevresindeki insanların susmasında değil, kendi vicdanının konuşmasındadır.
Vicdanınız “yanlış” diyorsa, bütün dünya “doğru” dese ne değişir?
İnsanları kandırabilirsiniz.
Çevrenizi susturabilirsiniz.
Kendinizi bile bir süreliğine kandırabilirsiniz.
Ama vicdanınızı susturamazsınız.
Gece başınızı yastığa koyduğunuzda bütün alkışlar susar, bütün makamlar geride kalır, bütün hesaplar kapanır.
Geriye sadece siz kalırsınız.
Ve içinizde tek bir soru yankılanır:
“Ben doğru olanı mı yaptım?”
İşte huzur, o soruya gönül rahatlığıyla “evet” diyebilmektir.
Bu yüzden çocuklarımıza sadece itaat etmeyi değil, doğruyu yanlıştan ayırmayı öğretmeliyiz.
Sadece “söz dinle” dememeliyiz.
“Düşün, sorgula, vicdanını dinle, haksızlığa ortak olma” da demeliyiz.
Çünkü sorgulamadan edilen itaat, insanı bazen iyiliğe değil, yanlışa da götürebilir.
Unutmayalım:
Her boyun eğiş teslimiyet değildir.
Her sessizlik huzur değildir.
Her “evet” rıza değildir.
Her itaat de erdem değildir.
Bazen insanın huzuru, başını eğmesinde değil;
başını kaldırıp doğru bildiğinin arkasında durmasındadır.
Ve belki de hayatın en önemli ölçüsü şudur:
İnsan herkesi memnun ederek değil, vicdanını incitmeden yaşadığında huzur bulur.
Çünkü gerçek huzur, insanlara boyun eğmekte değil;
yanlış karşısında eğilmemeyi, doğru karşısında da kibirlenmemeyi bilmektir.