Yine mübarek üç ayların içinde bulunduğumuz bu önemli günlerde toplumda olup biteni ve manevi dünyamızı sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum.
Ne oldu da bu hâle geldik?
Bir zamanlar toplumu ayakta tutan şey neydi?
Sevgi miydi, saygı mıydı, yoksa içten gelen utanma duygusu mu?
Hani büyüklerimiz eskiden edep ve terbiye vardı derler ya…
Sanki onlar yavaş yavaş hayatımızdan çekildi.
Belki de Mevlânâ’nın sözlerini yeniden hatırlamak gerekiyor.
“Edep bir taç imiş nur-u Huda’dan giy o tacı emin ol her beladan.”
Aslında edep sadece oturuş kalkış değil; kelimelere dikkat etmek, iftira ve yalandan uzak durmak, ölçülü davranmak, kimseyi incitmemek, saygılı olmaktır.
Saygı da önce insanlara, sonra da en önemlisi manevi değerlerimize olmalıdır.
Son günlerde sosyal medyada dolaşan bazı görüntüler toplumumuz için üzücü bir tablo çiziyor.
Liseli gençlerin namaz gibi en temel manevi değerimizle alay etmesi, ister istemez “Nerede yanlış yapıldı?” sorusunu sorduruyor.
Çünkü bazen tek bir davranış bir toplumun nereye doğru gittiğini anlatmaya yeter.
Tabiki bu davranışlar bir günde oluşmadı en önemli sebeplerinden biri gençlerin boş vakitlerini verimli değerlendirecekleri faydalı hobi ve alışkanlıklar edinmemelerinden kaynaklanıyor.
Bir diğer noktada ailelerin sınır koymayan, her şeyi hoşgören tutumu, okullarda fütursuzca yapılan davranışların cezasız kalması ve sosyal medyada modernlik adı altında gençlerin zihnine yerleştirilen sahte hayatların özendirilmesinin payı çok büyük. Bu tarz zihniyetler, yıllardır öğretmenleriyle alay etmeyi, lakap takmayı, arkadaşlarıyla alay edip zorbalık yapmayı normal bir şey sanarak şekillendi.
Zamanında dur denilmedi belki de.
Zamanla bu tarz davranışlar sıradanlaştı.
Peygamberimizin bize emanet ettiği değerlere çoğu zaman uyulmadı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir kötülük görürseniz, onu gücünüz yettiğince düzeltin; gücünüz yetmezse sözle engelleyin; buna da gücünüz yetmezse kalbinizle buğz edin. Bu imanın asgari gereğidir.”
Belki de en büyük yanlış tam burada yapıldı. Karışmamak, görüp susmak zamanla bir alışkanlığa dönüştü.
Olan biteni izlemekle yetinildi, sınır koymak ise hep ertelendi.
Toplumsal düzenin korunması adına her şeyin yasakla ya da cezayla çözüleceğine inanmak kolay gibi geliyor belki ama tek başına ceza vermenin ya da yasak koymanın kalıcı bir faydası olmayacağını düşünüyorum.
Gerektiğinde ceza ve yasaklar uygulanmalı, gerektiğinde bazı sınırlar net bir şekilde çizilmeli.
Bunun yanında bir çocuğun ya da gencin neden bu noktaya geldiğini düşünmeden atılan her adım eksik kalır.
Ben, eğitimin dönüştürücü gücüne inananlardanım.
Sadece okulda verilen değil aile içinde başlayan merhameti ve maneviyatı merkeze alan bir eğitimden söz ediyorum.
Çünkü bazı kuralları ve sınırları öğrenmeden yetişen insanlar en önemli manevi değerlerimizle alay etmeyi ve birilerinin terbiyeli, edepli tabiri caizse kuzu gibi yetiştirdiği evlatlarına zarar vermeyi kendilerine hak görüyorlar.
Bugün toplumda olup bitenlere bakarken, kendi iç dünyamızı ve değerlerimizi de sorgulamak gerekiyor.
Biz neyi koruyoruz, neye sessiz kalıyoruz ve bu sessizliğin bedelini sonunda kim ödeyecek?