Kılık kıyafetimizi batı insanının kılık kıyafetine benzeterek, yani onları taklit ederek modernlik olmaz. Bunun adı batının cahili demektir.
Farzedin ki, İstanbul yolu üzerinde hareket hâlindesiniz. İzmit’e varınca isyan ediyorsunuz, “benim İzmit’te ne işim var?” diye. Bu yola kendi iradenizle girdiğiniz hâlde İzmit’e varınca isyan ediyorsunuz. Ya İzmit’in yolunuzun üzerinde olduğunu bilmiyordunuz yahut da bildiğiniz hâlde o istikamete doğru aracınızı inatla sürdünüz, İzmit’e varınca da yalandan isyan ediyorsunuz.
Elli, belki de yüz, yüz elli yıl evvelinden gidişata bakarak toplumumuzun bu hâle geleceğini kestirmemiz gerekiyordu.
Ülkemizdeki yeni istatistik verilerine göre evlilik sayısında ciddi bir yavaşlama ve boşanmada da ciddi artışlar varmış. Bu, elbette iyiye alamet değil. Her kesimden insanın yakındığı hakikat; toplumsal bozulma ve yozlaşma ivme kazanarak devam ediyor.
100-150 yıllık hatta 2 asırlık modernleşme sancımız devam ediyor. Hemen her alanda yani ekonomiden eğitime, kültür-sanattan siyasete kadar bütün branşlarda bir karmaşa ve kaos yaşıyoruz. Modernizm denilen yenidünyaya uyum sağlayamadık, temel problemimiz bu. Modernizm karşısında nasıl bir duruş sağlamamız gerekir, neyi nasıl yapmalıyız da veya yapmalıydık da üçüncü dünya ülkesi yaftalamasından kurtulabilirdik?
Olanca siyasi ve ideolojik fanatizmi bir kenara bırakıp bu sorulara açık yüreklilikle cevap aramamız gerekir. İstikbâlimiz yani geleceğimiz adına bu ve benzer sorular, hiçbir şeyden korkmadan ve çekinmeden konuşulmalı ve tartışılmalı. 100-150 yıllık tecrübemiz ve eriştiğimiz merhale de gösteriyor ki, ciddi yanlışlar ve hatalar var. Ciddi yanlışlar ve hatalar yaptık, hatta yapmaya devam ediyoruz. Gömleğimizin ilk düğmesini yanlış düğmelediysek diğer düğmeler de zorunlu olarak yanlış düğmelenecektir.
Toplumun temel çekirdeği aile olduğunu, aile bozulunca fert ve toplumun da bozulacağını bilmeyen yok. O hâlde aileyi bozan etkenler nelerdir? İç ve dış etkenler… İç etkenleri kısaca şöyle özetlemek mümkün; hayallerin ve beklentilerin uçuklaşması, aile fertleri arasındaki ortak paydanın deforme olması, kimi hayati geleneklerin tahrif edilmesi vb.
Dış etkenler ise özetle modernizmi karşılayacak ve onu kendimize mal edecek bir metot geliştirememiş olmamız. Moderniteyi “bünyeleştirme” hususunda kelimenin tam anlamıyla sınıfta kaldık. Zira bize sunulan Modernite tatlısının şerbeti Hıristiyanlıktır. Oysa bizim Hıristiyanlığa veya başka herhangi bir dine ihtiyacımız yok. Bizim moderniteyle elde edilen ferdi ve toplumsal faydaları devşirme ihtiyacımız var. Yani kalkınmaya, ilerlemeye. Bunun içinde öncelikli meselemiz işin teorik yani fikri raylarını döşememiz gerekiyor. Zira “Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz!”
Hem biz, biz olarak kalacağız ve hem de modernleşeceğiz. Bizim mayamız, ruhumuz, ruh kökümüz, maddi ve manevi değerlerimiz ve değer yargılarımız gelişmeye ve kalkınmaya engel değil ki. Batı uygarlığına kapı ve pencerelerimizi boydan boya açarak, ona teslim olarak ve irademizi ona teslim ederek kendi modernleşmemizi gerçekleştiremeyiz. Bu durumda mukallit (taklitçi) oluruz. Diğer yandan ona büsbütün arkamızı dönerek de istediğimizi elde edemeyiz.
Değerlerimizi, modernizmin maddi verilerine sorgulatmak komiklik ve cahilliktir. Dahası kendine ve seni sen yapan değerlerine güvensizliktir. Unutulmamalı ki, vücudu elbiseye değil, elbiseyi vücuda uyarlamamız gerekir.
Kim ne derse desin yaşadığımız hayat, kapitalizm ile kendi kültür ve değerlerimizin boğuşmasını, çelişkisini ve savaşmasını yaşıyor. Allah’ı, Peygâmberini, ölüm ve âhireti, mizanı, sıratı, cennet ve cehennemi insanımıza unutturmaya çalışan kapitalizme inat, bütün bir İslâm inancının varlık savaşıdır iki asırdır olup biten.
Kalkınmak ve gelişmek için aileyi ve genç kuşakları feda etmeye razı olan her asılsız ve sahte düşünceye, cahil ve yobaz yaftasını layık görmekte ben kendi adıma bir mahzur görmüyorum.