Bana göre şiirle müzik ikiz kardeştir ve her ikisi de ruhî bir olgudur. Şiirler duygularımıza ve bedii hislerimize tercüman olur. Maddeci felsefeye göre müziğin izahını yapamayan bir materyalistin müzik dinlemekten vaz geçtiği aktarılır. Bu bir nevi devekuşu misalidir. İzah edemediğinden kaçmak yerine dünya görüşündeki arızayı gidermek gerekir aslında.
İlginç bir bilinen tespiti paylaşayım sizinle; hemen hemen bütün kalburüstü mutasavvıflar şiir yazıp söylemişlerdir. Yaşadıkları hâli, duygu ve düşüncelerini daha rahat ve çarpıcı ifade edebilmenin biricik yoludur şiir, onlara göre. Yunus Emre’nin şiirleri, Mevlana’nın Mesnevisi çağlar gerisinden günümüze erişmiş harika mısralardır.
Şiirde de, müzikte de insanı sürükleyen ahenk şiiri şiir yapan baş amildir.
Şiir ve müzikteki ahenk aynı zamanda sonsuzluğun ifadesi/temsilidir. İşte bu sonsuzluk ritmi, içimizdeki sonsuzluk iştiyakıyla buluşur ve bizleri mutlu eder.
Birçok şehir gibi İstanbul üzerine de çokça söz söylenmiş ve şiir yazılmıştır. Divan edebiyatının önemli şairlerinden Nedim; Şu İstanbul’a bak ki, misli yoktur, bir tek taşına bütün Acem mülkü fedadır” diyerek payitaht şehrini yüceltmiştir.
Tevfik Fikret, devrinin sultanına ve yönetimine olan öfke ve hıncını âdeta İstanbul’dan çıkartmak ister. Ona hakaretler yağdırır.
Cumhuriyet dönemi şairlerinden Ümit Yaşar Oğuzcan “Gelme üstüme İstanbul” diye seslenir ona.
Orhan Veli, onu gözleri kapalı dinler. ”İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.”
Yahya Kemal, bir tepeden bakar, seyreder onu: “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!”
Nazım Hikmet Gülhane Parkında bir ağaç olur.
Necip Fazıl ruhçuluğunu sergiler ve şöyle seslenir:
“Ruhumu eritip de bir kalıpta dondurmuşlar,
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar!”
Daha pek çok şair şiirlerinde İstanbul’u konu edinir.
Toplumumuzdaki kültürel erozyon sanatın, şiirin ve müziğin itibar kaybına yol açtı maalesef. Şiire, sanata ve müziğe yabancı kalan gönüller bir kaosta, dağınıklıkta ve buhrandadır. Toplum olarak ne kadar çok ihtiyacımız var bunlara, ne kadar çok!..