“Özgürlük” çok tartışılan kavramlardan biri. Tarifi de bir o kadar çok.
İnsan, yaşadığı bu yeryüzü adı verilen mekânda, mutlak bir özgürlüğe sahip olmadığını, olamayacağını bilme/idrak etme özgürlüğüne sahip. İşte insanoğlunun varabileceği en ileri özgürlük bu ve bu kadar.
Özgürlük nasıl bir şey?
Özgür olmamak neye benzer?
İnsan doğarken kısıtlanmış bir özgürlük alanına sahiptir ki, onu da kendisi belirleyemez. Mesela cinsiyetini, milliyetini, anne babasını, memleketini ve daha birçok şeyini seçme ve belirleme özgürlüğü yoktur. İnsan doğar ve doğuştan kendine verilenleri kısa zamanda benimseyip sahiplenir.
Ne garip, insan doğum ve ölüm tarihlerini de belirleme hürriyetine sahip değildir.
Sonra, insan sınırlıdır, eksiktir, âcizdir. Mesela boyunun beş metre olmasını isteyemez, bir sıçrayışta bir kilometre yolu alamaz. Taşıyacağı ağırlık da sınırlıdır.
Yine insan bebekken ebeveynlerine muhtaçtır. Uzunca bir süre her türlü bakımı birileri tarafından yapılmalıdır. Hayvanlar insanoğluna göre daha dayanıklı ve güçlüdür.
İçinde yaşadığı toplumun dayatmalarına karşı direnemez. Kendi toplumunun dil, din ve geleneklerini öğrenmek zorundadır.
Çocukluk devresinden sonra kısıtlanmış özgürlükleri devam eder. Ekonomik yetersizliğinden dolayı istediği yemeği yiyemez, istediği kadar ve istediği yere seyahat edemez. İstediği okullara, istediği öğretmenlere sahip olamaz. İstediği hastanede tedavi olamaz. Bu kısıtlanmış ve daraltılmış özgürlük alanı içinde kişiliğini bulur.
Bu dünya hayatında bol hürriyeti arayanlar aradıklarıyla kalır. Çünkü yoktur.
Bu hâliyle insan kendi kalıbına ve dünya hayatına karşı gizli bir isyankârlık içindedir. Ama çoğu kere kısıtlı ve dar bu özgürlük alanı içinde kendini özgürmüş olduğuna inandırır. Erişemediği dünya nimet ve imkânlarından feragat eder yahut feragat etmek zorunda kalır. Çünkü onun hürriyetten çok mutlu olmaya ve mutlu yaşamaya ihtiyacı vardır. Kendisini gerçekten mutlu edeceğine inandığı nice şeyleri istemekten ve onların peşine düşmekten vaz geçer. “Olduğu kadarıyla” yetinmeye ve daha fazla özgürlük yani mutluluk istemeye gerek kalmaz.
Bu arada çevresindeki bazı kimselerin imkânlarına ve yaşam konforuna imrenir hatta onları kıskanır. Mesela erkek veya bayan olmanın kendi elinde olmadığını bildiği için bu konuyu sorgulamaz bile. Tıpkı bunun gibi, neden kendisinin de varlıklı kimselerden biri olmadığını veya olamadığını da sorgulamaz. “Böyle gelmiş, böyle gider” deyimine uyum sağlayarak “düz” yaşamına devam eder.
Oysa dünyaya erkek mi, bayan mı doğmayı seçme imkânı (özgürlüğü) olmaması ile maddi imkânların en azından belirli bir seviyede olmaması aynı şey değildir. İlki İlâhî bir kader mevzuu iken, ikincisi toplumsal eşitsizliğin, paylaşım dengesizliğinin bir sonucudur. Yani kapitalist düzenin özelliğidir bu. Ne yapar kapitalist düzen; zengin azınlıkla fakir kalabalıkların arasındaki makası büyüttükçe kendini başarılı sayar. Düzenin, sistemin puştluğudur bu.
Çaresiz boyun eğer, diz çöker. Zira gördüğü ve yaşamakta olduğu bu adaletsizliği düzeltecek güce ve imkâna sahip değildir. Fakir olmanın ve fakir kalmanın suçunu bile kendisinde bulanların sayısı bir haylidir.
Hey gide ela gözlü özgürlük! Kader ha?
Belki de daha farklı ve varlıklı bir hayat kaderiyken, bu şekilde özgürlüğü gasp edilmiş olmasın! Kim bilir, belki de!..