Gezip görmek, insanın ufkunu açan, bakış açısını genişleten ve çoğu zaman dünya görüşünü değiştiren bir olgudur.
Gezmeyi sevmeyen insan herhalde yoktur diye düşünüyorum.
Hepimizin tarihinden, doğasından, kültüründen ya da yemeklerinden dolayı merak edip hayalini kurduğumuz şehirler olmuştur.
Bazen gidip gördüğümüzde memnun kalır, hatta hayallerimizin de ötesinde bir yerle karşılaşırız bazen de “Bu muymuş?” deyip hayal kırıklığına uğrarız.
Üniversitedeki çok değerli bir hocam, İnebolulu olduğumu öğrendiğinde tarihimizden dolayı buranın hayalindeki ve görmeyi çok istediği şehirlerden biri olduğunu en yakın zamanda gelip görmek ve benim de ona rehberlik etmemi istediğini söyledi.
O an ilçemiz adına çok gururlandım bir o kadar da düşündüm.
Nereleri gezdirebilirim, neleri anlatabilirim? Beklentilerin altında kalan bir yerle karşılaşıp, “ Burasımıymış tarihimizde bunca kahramanlıklar yapmış şehir?” diyerek ilçemizden hayal kırıklığıyla ayrılmasını istemiyorum.
Ne yazık ki olumsuzluklar daha Kastamonu’dan İnebolu’ya doğru yola çıkıldığında başlıyor.
Ulaşımın zorluğu, yolların bakımsızlığı ve konforsuzluğu, şanlı tarihimize ve kahramanlıklarımıza hiç yakışmıyor. İnebolu’ya ilk girişte karşılaşılan manzara ise “Nereye geldim ben?” dedirtecek düzeyde. Biz buna alışmış olabiliriz ya da zamanla kabullenmiş olabiliriz; ancak ilk kez gelen birinin zihninde bırakacağı ilk izlenim maalesef olumsuz oluyor.
Sahil tarafına indiğimizde denizle iç içe olması gereken bir şehir yerine, denizle arasına duvar girmiş bir İnebolu ile karşılaşıyoruz.
Kurtuluş Savaşı yıllarında bu denizden karaya çıkan silah ve cephaneler düşünülünce, bugün sanki denizin görülmemesi için duvarın arkasına saklanmış olması insanın içini burkuyor.
Geriş Tepesi’nde, 1900’lü yıllarda Pontus’un en önemli manastırlarından biri bulunuyormuş.
Kalıntıları bile görmediğimizden dolayı bulunuyormuş diyorum.
Aslında Geriş Tepesi tarihimiz için çok kıymetli bir alan.
Ancak bugün bu tarihsel zenginlikten geriye ne yazık ki manastıra dair neredeyse hiçbir iz kalmamış durumda.
Ne bir yönlendirme, ne bir bilgilendirme, ne de geçmişe ait kalıntı ve düzenleme var.
Abaş Tepesi’nden Boyranaltına uzanan bir kale olduğu da biliniyor.
Maalesef bu kaleden de bugün hiçbir eser kalmamış durumda.
Kaleyi oluşturan alanların çoğunda evler yükseliyor, kalenin kalıntıları ne korunmuş ne de gösterilmiş.
Geçmişte şehrin savunmasında ne kadar önemli olduğunu bilmek insanı gururlandırıyor bir o kadar geçmişin izleri korunmadığı için de hüzünlendiriyor.
Askerlik şubesinin yanında yer alan eski hapishane ise kaderine terk edilmiş bir başka yapı.
Ormanların alt kısmında kalmış, bakımsız ve unutulmuş hâlde duruyor.
Halbuki bu yapı nice yaşanmışlığı içinde barındırmış bir mekân.
Aşı boyalı, geçmişin izlerini taşıyan evlerimizin yanında dokuyu bozan, yüksekliği ve mimarisiyle uyumsuz apartmanlar bulunuyor.
Bu da estetik görüntüyü haliyle bozuyor.
Edebiyatımızın önemli isimlerinin İnebolu’da yaşamış olması büyük bir değerken, yazarlarımızın evlerinin yalnızca isteyen görür isteyen görmez misali evlerinin dış duvarında bulunan küçücük bir tabelayla hatırlatılması insanın içini acıtıyor.
İnebolu’da maalesef daha nice güzellikler saklı kalmış durumda.
Başka şehirler bir taştan, bir ağaçtan tarih yazıyor ve değerini anlatıyor.
Burada ise çoğu tarihsel değer ya görülmemiş ya görülüp değeri bilinmemiş ya da görmezden gelinmiş.
Geçmişimizi çok konuşuyor, onunla övünüyoruz ama geçmişi korumak, yaşatmak ve geleceğe taşımak için somut adımlar atılmadığını görmek üzücü.
Çoğu zaman değerlerimiz kıymeti bilinmeyip fark edilmeden yok olup gitmiş.
Bu yazıyı yazmaktaki amacım kimseyi suçlamak değil, gerçekleri konuşmak, gelen misafirlerimize mahcup olmamak, “Hayaliniz buydu ama bununla yetinin” dememek için.
Bunu ister bir serzeniş olarak kabul edin isterseniz ilçesini seven, geçmişiyle gurur duyan ve geleceğinin daha modern, daha konforlu, tarihine ve kahramanlıklarına yakışır bir şehir olmasını isteyen bir gencin duygusal yaklaşımı olarak da…
Bazı şeylerin farkına varılıp düzeltilmesine vesile olabilirsem ne mutlu bana.